<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=28869739&amp;blogName=Ve+Tanr%C4%B1+A%C4%9Fl%C4%B1yordu&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLUE&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fvetanriagliyordu.blogspot.com%2Fsearch&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fvetanriagliyordu.blogspot.com%2F" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div>

Sessizliğimin ve tembelliğimin sebepleri

Nisan 16, 2008
Sevgili okurlar ve dostlar,

Artan bir şekilde sizden bu blog'a uzunca bir süredir birşeyler yazmadığımı hatırlatan mesajlar alıyorum. Bu hem sevindirici bir şey, yani yazdıklarımı okumaya değer bulmanız bana teşvik veriyor, ama aynı zamanda üzücü, çünkü haklısınız uzun zamandır bu sayflara yeni bir şey eklemedim.

Bunun bir kaç sebebi var. Son zamanlarda daha çok İngilizce makaleler yazıyor ve yayınlıyorum. Bunları İngilizce web sayfam olan www.denizenscorner.com 'da görebilirsiniz. Buna ek olarak son üç aydır tam bir yılımı harcadığım bir araştırma projesini sonuçlundarmaya odaklanmış durumdayım. İslamiyet ve insan hakları üzerine olan bu proje beni İran, Mısır, Kuveyt, Ürdün, Türkiye ve İngiltere'ye gotürdü. Gittiğim her yerde günlerce inançları ve düşünceleri yüzünden işkence görmüş, dışlanmış ve büyük sorunlardan geçmiş insanlarla tanıştım, roportajlar yaptım. Sonucu bu hafta basıma giren ve 29 Nisan'da İngiliz Parlamentosu'nda bir konuşmayla gün ışığına çıkacak olan 165 sayfalık bir rapor. Raporun çıkması ile Amerikan Kongresi ve bir çok üniversite ve düşünce kuruluşunda konuşmalar yapacağım.

Bu arada Budala İsa adlı kıtabımı yazmaya devam ediyorum ve Ekim ayından itibaren politik bilim alanında part-time doktoraya başlayacağım.

Umarım bu haftadan itibaren bu sayfaya yeni düşünceler aktarmaya ve sizinle olan düşünce yolculuğuma kaldığım yerden devam etmeye başlayacağım...

sevgiler....

Ziya Meral

Kibarlık Üzerine

Aralık 10, 2007
Şüphesiz bir insanın gösterebileceği en büyük erdemlerden bir tanesi kibarlık eylemidir. Saf kibarlık, ben merkezli bir motivasyonu bulunmadan, bireyin hiç bir çıkarı veya sorumluluğu olmadığı halde, kendi dışında olanın iyiliğine yönelmesidir.

Hepimiz ilk önce kendimizi düşündüğünden ve aslında düşünmek zorunda olduğundan, ötekinin bizim için kendisini arka plana atmasını ve kibarlık göstermesini sadece bekleyebilir, umut edebilir veya ‘arz’ edebiliriz. Saf kibarlık kişiden talep edilemez veya emirle yaptıralamaz. Bu yüzden bizlere sunulan saf kibarlık eylemleri kibarlığı alanların veren üzerine üstünlüğünü değil de kibarlığı verenin erdemini gösterir.

Örneğin, dolmuşlarda sıkça rastladığımız yer verme olayındaki bencillik ve kibarlık dengesini ele alalım. Ücretini ödemiş bir lise öğrencisi hakkı olan koltukta oturmaktadır. Bir süre sonra gezmeden dönen ve görünüşte hiç bir fiziki özürü ve zayıflığı olmayan 40 yaşlarında bir kadın dolmuşa biner. Kadın çocuğun yanına gelir ve ona bakarak ayakta durur. Etrafındaki sessiz veya bazen sesli baskının sonucunda genç yerini kadına verir ve kadın da muhtemelen gerçek bir teşekkür veya minnet ifadesi göstermeden boşalan yere oturur.

Ayakta giden yolcunun oturma gibi bir hakkı yoktur, lakin ayakta yolcu olmaması gerekmektedir. Bu yüzden, oturan yolcu için oturmaya devam etmek ne bir bencilliktir ne de kabalık. Oturan genç eğer ayaktaki bir yolcunun gerçekten ayakta durmasının zorluğunu görüp yer verirse, bu onun benliğini arka plana bırakması anlamına gelir. Genç araçtaki herkesden daha yorgun olabilir. Olmasa bile ayağa kalkması başkası yorulmasın diye kendisinin yorulması anlamına gelir.

Ayakta duran oturma talebi ile bencillik göstermektedir ve asıl değersel üstünlük ona yer veren gençtedir. Bayanların aynı konumda olan öteki bayanlara yer vermemeleri veya yer vermeyenlere kızan tavırları aslında bencilliklerinin dışa vurumudur. Kendi rahatlarını sağlamak dürtüsü ile başkalarının sunabileceği en üstün armağan olan bireysel rahatsızlığı sömürmeleri şüphesiz insan doğasının en çirkef yanlarından birisidir.

Son bir kaç aydır insanların gündelik yaşamları içinde kibarlıkla karşılaştıklarında verdikleri tepkileri gözlemlemeye çalışıyorum. Üç kere binmek üzere olduğum taksi benim hakkımken orta yaşlı iki bayana ve bir beye binmeleri için talepte bulundum.

İki bayan gözlerime bile bakmadan, ‘merci’ ve ‘sağol evladım’ ifadeleri ile kendilerinden emin bir şekilde hiç bir an kaybetmeden büyük bir endamla taksiye kuruldular. Her iki tonlama ve tavırda göderilen mesaj onların zaten hak etmiş olduklarını sandığı bir sıradışı muameleyi almaktaki üstünlükleri olmuştu. Halbu ki ortada ne bir kazanılmış hak ne de üstünlük mevcuttu.

‘Rica ederim, siz benden önce burdaydınız’ diye cevap veren beyefendi, hem ses tonu hem de ifadesi ile aslında ona sunulan eylemin hak ötesi olduğunu saygı ile kabul etti. Israrlarım sonucu minnettar bir ifade ile taksiye bindi. O anda bir üstünlük ya da altlık ya da bir hak söz konusu değil, sadece saf kibarlık eyleminin insan doğasının ötesine dikkat çeken ilişkisel gücü söz konusuydu.

O ay süresince çoğu kadın ondan fazla kişiye dükkanların giriş kapılarında kapıyı açıp yol verdim. Ezici bir çoğunluk yüzüme bile bakmadan geçti ve hemen hemen hepsinin vücut dillerinde aynı reaksiyonlar belirdi. Omuzlar arkaya çekilerek vücutlar dikleştirildi. Ya çok hızlı ya da çok yavaş adımlar ile görkemli bir geçiş töreni gerçekleştirildi. Yol verdiğim hiç bir insanın geçiş hakkı veya benden bir üstünlüğü yoktu. Sadece iki kişi gerçek bir minnettarlık ve şaşkınlık ifadesi ile onlara sunulan saf kibarlık eylemini kabul etti. Halbu ki hepsine aynı sıradışı armağan sunulmuştu.

Kibarlık biz homo sapienler için göstermesi en zor olan şeydir. Çünkü kibarlık ben’im yerine öteki’ni koymak ve onun iyiliği için hareket etmektir. Bu yüzden saf kibarlık eylemleri ile karşılaştığımız her anı minnettarlıkla karşılamalı ve bizlere bunu sunan bireylerin erdemlerine hayran olmalıyız.


NOT: Bu web sayfasındaki hiçbir yazı, yazarın izni olmadan kısmen veya tamamen kullanılamaz, çoğaltılamaz ve alıntı yapılamaz.

Pablo Neruda'yı Sevmek ve Ondan Tiksinmek

Eylül 19, 2007
Neruda’nın şiirlerinin Türkçe çevirilerinin olduğu bir internet sayfası Neruda'yı ‘Aşkın, kavganın, sevdanın ve yeryüzünün usta kalemi, Büyük Şair’ olarak sunuyor. Ben de her aşık oğlan ve kız gibi Neruda’yı çok severek büyüdüm. Şiirlerini ezberledim. Onlarla kendimi anladım. Hislerime uzun yıllar ev sahipliği yapacak benzetmeler edindim. Neruda gibi sevmek ve Neruda gibi özlem duymak için yıllarca mücadele ettim. Hatta sadece aşkta değil, işte de kendime örnek aldım onu. Büyük sorunlara meydan okudum, adaletsizliğe ağladım, susmak yerine hep konuşmayı seçtim.

Hatta Neruda’nın en önde gelen İngilizce biyografilerinin yazarı kitabının piyasaya çıkması vesilesiyle, Londra’da düzenlenen Neruda akşamından önce küçük bir konuşma yapacak diye aylar öncesinden oturabilecek bir sandalye peşinde koştum. Sonra günü geldiğinde çoğu şair veya sanatçı ve bembeyaz saçlı otuz kişilik bir grubun içinde tek şiirsiz ve sanatsız kapkara saçlı bir velet olarak ürkek ürkek oturdum. Hem İspanyolca hem de benim gibi dilsizler için İngilizce şiirler dinledik. The Guardian gazetesinin sanat danışmanının röportaj tarzında yönlendirdiği konuşmada çok şey öğrendik Neruda ile ilgili. Örneğin nasıl bine yakın kişiyi tüm masraflarını kendisi ödeyerek bir gemiyle zulümden kaçırdığını, Burma’da büyükelçilik yaptığı dönemde başına gelenleri...

Yazar hepimizin Neruda’yı ne kadar soyutlaştırdığımızı ve insan olmaktan uzak saf aşk ve cesaret sandığımızı sezmiş olmalı ki bir anda bize bakıp Neruda’nın karanlık yönlerinden bahsetmeye başladı. En önemlisi nasıl gencecik ilk karısını sakat doğan çocuğu ile terk edip kaçtığını bize anlattı. Ama biz hemen aşka, tutkuya ve politikaya geri dönmeyi tercih ettik. Konuşma devam ederken ve gruptaki kelli felli şairler güzel şeyler söylerken bir anda ilk eşi ve sakat çocuğu zihnimde yankılanmaya başladı. Aşkın ve sevdanın usta kalemi, kendisinden sorumluluk beklendiğinde aşkını ve sevdasını alıp uzaklara kaçmış, şiirlerini başka başka kadınlar için ifade etmeye devam etmişti.

Ben ürkek ürkek elimi kaldırdım ve özür dileyerek söz aldım, çünkü ben daha sevmenin ne olduğunu anlayamamış birisi olarak olayı yalnış anlamış olabilirdim. Bir çelişki yok muydu ortada? Yani sevgi kendisini asıl o kaçınılmak istenen anda, ödün beklenildiğinde ve adanmışlık istenildiğinde gerçek sevgi olarak doğurmuyor muydu? Yani aşkın usta yazarı gerçekten erotik tutkuların ötesinde sevebiliyor muydu?

Cahilliğimi dile getirir getirmez bütün başlar bana döndü, kimisi şaşkınlıkla, kimisi tiksintiyle. Ve cevabım, yazarın sempatik baş sallamasını susturan sanat danışmanından geldi: ‘Bir sanatçının tutarlı yaşamasını nasıl bekleyebilirsiniz ki?’ Ben cevap veremedim o an, hatta üzerinden üç yıl geçti ama hâlâ cevap veremiyorum çünkü hâlâ o sorunun ne anlama geldiğini çözmüş değilim.

O akşamdan sonra uzunca bir süre bocaladım Neruda okurken. Muhteşem sevgi cümlelerinin içinde o sakat çocuğun ve eşin yüzü enkarne olmaya devam etti. Kızdım, yıllarca acaba kendime yalnış bir örnek mi seçtim diye kendime sordum.

Sadece bu sene anlayabildim sorunu ve Neruda’ya benzerliğimi, daha doğrusu Neruda’ya kızmamın sebebinin kendime kızgınlığım olduğunu. Ben büyük sorunları okuyor ve onlar üzerine sürekli çözümler üretmeye çalışıyorum. Hatta sırf akademik kalede kalmayayım, uğraştıklarım bir anlam ifade etsin diye, insan hakları ile ilgileniyor, ‘insanlık’ için mücadele ediyor, parlamentolarda ‘akıl’ veriyorum sorunların çözümüne yönelik. Yani bakın ben insanlığı cesurca ve fedakarca seviyorum...

Ama ben insanlığı seviyorum, bir insanı değil.

Soyut bir kitleyi sevmek en kolayı olduğu için ve o soyut kitleyi severken ve onun için mücadele ederken kendimi bulduğum için çok iyi sevebiliyorum insanlığı. Ama şimdi fark ediyorum ki sevdiğim, bir yüz, bir deri, bir kan değil. Sevdiğim yine benim. Narsis bir şekilde insanlık için mücadele ederken, yani kendimi önemli kılarken ya da üzerimden suçluluk hissini atmaya çalışırken, insanlar ile arama duvarlar örüp onları bir kol mesafesinde tutuyorum ve onlar için var olurken onlar uğruna kendimden ödün veremiyorum. Yani tüm akademik kaftanın ve politik uğraşların içinde sevmeyi sadece pahalı armağanlar alarak yaşayan, bencil, estetiksiz, kimse için ödün vermeyen, kimseye vakti olmayan, kırro iş adamları ile aynı yüreği taşıyorum. Yani hipokratım...

Şimdi Neruda’ya baktığımda kendi içimdeki mücadelenin, olgunsuzluğumun ve üstün ideallerle kıyaslandığımda ne kadar geride olduğumun yansımasını görüyorum. Sonra oturup yeni bir şişe şarap açıp anlamlı anlamsızlığıma kadeh kaldırmak istiyorum. Çok vakit geçmeden bu asil gibi gözüken isteğin içimdeki narsisin ikiz kardeşi olduğunu görüyorum, çünkü güzelliğin yansımasına takmakla kendi çirkinliğine takmak yine ben sevgisidir.

Ben işte bu yüzden, çelişkilerimin içinde bir bütün olmaya çalışmayı seçiyorum bugün. Umarım bir gün ben de insanlığı sevmek için uğraşırken insanı da sevmeyi öğreneceğim ve o bütünlükle seveceğim. Bu süreç içerisinde ben yine Neruda okuyacağım, onun benzetmelerine sığınacağım, bir ideal olduğu için değil, tam tersine statüko olduğu için.


NOT: Bu web sayfasındaki hiçbir yazı, yazarın izni olmadan kısmen veya tamamen kullanılamaz, çoğaltılamaz ve alıntı yapılamaz.

Neden Ben Olmayayım?

Haziran 08, 2007
Hannah Arendt, Anton adlı bir Alman askerinin öyküsünü anlatmıştı. Eichmann’ın mahkemesi devam ederken ve her gün isim koyamadığımız ve bir anlam çıkaramadığımız yıkım irdelenirken, bir anda bir kaç Yahudi’yi kurtarmaya çalışırken hayatını kaybeden Alman askerinin öyküsü anlatılır. Arendt, öykü anlatıldıktan sonra dinleyicilerin büründüğü sessizliği karanlığın içinde bir ışık ve umut olarak tanımlamıştı. 6 milyon kişi öldürülürken, milyonlarca insan onları öldürürken ve bir o kadarı da durdurmak için bir şey yapmazken, kendi hayatını riske atarak kısıtlı da olsa bir şey yapmaya çalışmıştı. Onun gibi davrananlar bir avuç olmak yerine milyonlarca olsaydı bu gün tarih kitapları çok farklı olurdu.

Schindler’in Listesi, Hotel Rwanda, Köpekleri Vurmak gibi filmleri izlediğimizde kendimizi o baş kaldıran ve kendilerini riske atmak zorunda kalanlar veya kısıtlı bir farklılık getirebilen kahramanlar ile paydaşlık içinde görüyoruz veya öyle hayal ediyoruz. Çok azımız o konumlarda bulunsak katiller veya tepkisiz izleyiciler olacağımızı düşünür. Ama hem tarihsel olaylara, hem de itaat ve şiddet kullanımı üzerine bir çok ülkede ve geniş katılımlarla yapılan deneylerin sonuçlarına baktığımızda, %60 ile %65’imizin cinsiyet, yaş, dil, din, ırk, eğitim seviyesi, sosyo-ekonimik sınıf farkı olmadan soykırımlar işleyebileceğini görüyoruz.

Yani o filmleri izleyen 100 kişilik izleyici kitlesinden 65 kişi kahramanlıktan çok katil konumuna daha yakındır. Arta kalanların ezici çoğunluğu aktif olarak katil olmasalar da bir şey yapmayarak ölümlerin bir parçası konumundadırlar. Sadece bir iki avuç dolusu insan ses çıkarmayı veya öldürülmek isteyenleri korumayı seçeceklerdir.

Ama sorulduğunda hepimiz dünya barışı isteriz. Hepimiz töleransa veya hoşgörüye, adalete, İnsan Haklarına, erdeme, saflığa ve sevgiye inandığımızı söyleriz. Ama her nedense tarihin en kanlı çağını arkamızda bıraktıktan sonra tam gaz aynı yıkıma devam ediyoruz.

Doğrudur, köy yaşamının gerektirdiği toplumsal yaşamın içindeki bireysel sorumluluk büyük devletlerin altında yaşayan şehir insanları için artık yoktur. Sayımız arttıkça ve bir çok kıtlık, sorun veya acı bizim gündelik yaşamlarımızın uzağında yaşanmaya devam ettikçe ve tüm sorumluluğun devlet babada olduğunu düşündükçe, birey kendisini anonim ve bireysel sorumluluktan ve yargıdan uzakta görmeye devam edecektir.

Yani kürüsel ısınma varmış, Allah Bush’un belasını versin bir türlü yanaşmıyor antlaşmaları imzalamaya (ilginçtir kendi ülkemizin bu konudaki tutumu hiç farklı değil), birileri bir şey yapmalı! Ama ben kocaman bir jip almaya, üç araba kullanmaya, kömür yakmaya devam edebilirim. Bana mı kalmış?

İki sebepten dolayı bu mantık hem ahlaksızdır hem de yanlıştır. Yaşadığımız küresel sorunların çözümü büyük sistemlerle veya antlaşmalarla değil, sadece ve sadece küresel boyutta bir imece mantığı ile çözülebilir. Bu yüzden her birey, kendisini en uzakta veya en sorumsuz görenler de dahil olmak üzere ya sorunun ya da çözümün bir parçasıdırlar.

Suya sabuna dokunmayan, Yüzüklerin Efendisi’ndeki Golum gibi onun için kıymetli olan yüzük neyse ona saplantı içinde başka bir şey göremeyen, etrafındaki derin acı, ırkçılık ve yıkıma tepkisiz kalan insancık, insan olabilme potansiyelini gerçekleştirememiş, evriminin getirdiği bireysel hayati idame dürtüsünde takılmış biyolojik bir yaşamdır sadece. Ona saldırmayan yılan bin yıl yaşayabilir. Ama şu bir gerçektir ki, onun yılandan uzak durmayı istemesi, yılanın ondan uzak duracağı anlamına gelmez.

Nazi döneminde uzunca süre yılanı uzaktan izleyen Protestan din adamı Martin Niemoller yılanla olan randevusunu şöyle anlatır:

''Almanya’da, ilk önce komünistler için geldiler, ama ben sesimi çıkarmadım, çünkü komunist değildim. Sonra Yahudiler için geldiler ve ben sesimi çıkarmadım, çünkü Yahudi değildim. Sonra işçi sendikaları için geldiler ve ben sesimi çıkarmadım, çünkü ben işçi sendikacısı değildim. Sonra Katolikler için geldiler ve ben sesimi çıkarmadım, çünkü ben Protestandım. Sonra benim için geldiklerinde ses çıkaracak kimse kalmamıştı.’'

Buradaki argüman Emmanuel Levinas’ın etiği varlık öncesine yerleştirmesi ve kendi iyiliğindense ötekinin yaşamını önemseme çağrısı değil. Çünkü kredi kartlı ben merkezli obez çağda öyle bir çağrının duyulması neredeyse imkansız. Ama aynı bencillik belki de umudumuzdur. Belki de sırf birey kendi kurtuluşunu garanti altına almak için ötekini korumaya yönelmeyi seçecektir.

Kendi çıkarımız olmadığı halde ötekinin acı çekmesini engellemek isteğinin saf ahlaki yanı ulaşmamız gereken olgunluk olsa da, bu yolculuk içinde bireyin kendi çıkarı için ötekini korumayı seçmesi elimizde kalan tek işlevsel çağrı malesef.

Her halükarda, Edmund Burke’in çok uzun zaman önce yaptığı uyarı bu gün eskisinden de çok duyulmak zorunda:

‘Şerrin zafer kazanabilmesi için tek gerekli şey iyi insanların bir şey yapmamasıdır’



NOT: Bu web sayfasındaki hiçbir yazı, yazarın izni olmadan kısmen veya tamamen kullanılamaz, çoğaltılamaz ve alıntı yapılamaz.

Dilsizlik

Mayıs 02, 2007
Benimkisi Dadacılık değil, ya da komik, çelişkili ve klişe bir başkaldırı. Sadece dilin hissettiklerime artan bir şekilde yetersiz kalışı. Her gün birkaç farklı dilde binlerce kelime okuyan, yazan ve kullanan biri olmama rağmen kendimi çaresiz ve kelimesiz buluyor olmam. Belki de bu yüzden Nusret Ali Khan ve Sigur Ros benim için çok önemli. Teki Doğu’dan teki Kuzey’den, gerçek kelimeler ve ürettikleri seslerle müzik yapıyorlar.

Son zamanlarda çok farklı dillerde bana nasıl olduğumu soruyorlar ve çok farklı kelimelerle kendimi ifade etmeye çalışıyorum. Ve her defasında başarısızlığa uğruyorum.

Ha eğer siz de sorarsanız diye, kısır kelimeler yerine, anlayacağınız görsellikle ve hislerle size peşin peşin Saeglopur ile cevap veriyorum.

(I)kınıyoruz ama...

Nisan 25, 2007

Uğur, Tilmann ve Necati'nin geçen hafta Malatya’da katledilmesinden beri geceleri terler içinde uyanıyorum, ellerim boğazımda. Gün boyunca nefes alamıyorum, birileri bıçakla boğazımı kesiyor. ‘Vatanı ve Dini’ için 5 çocuk, şer’den başka hiçbir kelimenin ifade edemediği anlamsız bir öfke ile 3 adamı kuru sıkı silahlarla etkisiz hale getirip doğramış.

O günden beri de benim klişeler ve yüzeysel kınamalar dolu ülkemin önde gelenleri veya gelemeyenleri konuşuyorlar. Başka bir ‘vatan’ kurtarıcısı kurtçuk şöyle demiş: ‘(ı)kınıyoruz, ama misyonerler de masum değil’. Yani aslında üzülemiyoruz, lanetleyemiyoruz, kızamıyoruz şu bizim çocukların yaptıklarına, çünkü metot yanlış, ama bilirsiniz Türkiye Haçlı Seferleri ile karşı karşıyadır ve misyonerler de çıkartmaya hazırlık yapan ön kuvvetlerdir.

Sayın, ya da Say(amay)ın, Başbakanımız kızmış Protestan Kiliseleri Birliği adına konuşan İhsan Özbek’in sitemine. Başımız da zor da olsa (ı)kınıyormuş, tabii kendisi Medeniyetler Birliği reklamlarına ön ayak olan biri olarak kendi ülkesinde bir sene içinde bir Katolik rahibin, bir Ortodoks gazetecinin, ikisi Türk biri Alman üç Protestanın öldürülmesine bir şey demek zorundadır. Demiş de. Hatta yanına Diyanet İşleri Başkanı'nı da alıp bir güzel klişe masallar anlatmışlar, işte bu topraklarda yüzyıllarca herkes huzur içine yaşamış, ekmek Kuran çarpsın bizim burada azınlıklar her gün yatıp kalkıp gösterdiğimiz töleransa dua ediyorlarmış.

Ama, yanlış hatırlamıyorsam demokratik ve laik olan Cumhuriyetimizde sadece Hanefi Müslümanlar’ın değil, tüm Türk vatandaşlarının başı olan bakanımız kızgınmış; devletin bizi korumak için bir şeyler yapmadığını, tam tersine yarım İncil arası dağıtılan dolarlar gibi efsanelerin yayınlanmasına izin verip açıkça camilerdeki vaazlarda, Diyanet’in kitapçılarında sattıkları kitaplarda ve düzenlediği ‘bilimsel’ seminerlerde, politikacıların boş nutuklarında bizleri hedef gösterdiğini söylediğimizde ‘yangına körükle gidiyormuşuz.’

Necati’nin cenazesinde İhsan Özbek çok güzel ifade etti: ‘biz yangına körükle gitmiyoruz, biz yanıyoruz!’

Web sayfama iki gün önce bırakılan isimsiz bir notta şöyle deniyor:

‘Biraz once Televizyondaki (BBC) konusmalarinizi dinledim. Turkiye'de hristiyanligi secenlere karsi asiri derecede baski var tarzindaki yorumunuzu ve ulkenizi baskalarina sikayet etmenize katilmiyorum.Turkiye'nin degisik yerlerinde hristiyan arkadaslarim var. ufak tefek (mesela köy yeri gibi) yerlerin disinda hic bir sikayetlerini duymadim. Genelde asiri dinciler (sizde onlardan biri gibi bir hava estiriyorsunuz konusmaniza) cok sikayetci oluyorlar. Onlarinda zaten her dinde olani her yerde her seyden sikayetci.’

Sayın anonim, kimsenin kimseyi şikayet ettiği yok. Röportaj benim yaşamım ve tüm Ortadoğu kilisesinin sorunları, tüm azınlıkların korunması için mücadele ettiğim İnsan Hakları ve benim büyüyünce yapmak istediklerimle ilgili idi. Ha Türkiye’de yok bi sorun romantizmine gelince, o izlediğiniz röportajı Santore, Hrant, Necati, Uğur ve Tilman öldürülmeden ve aynı süreç içinde iki kiliseye taşlarla ve molotof kokteylleri ile saldırılmadan, Hıristiyan din adamları dövülmeden, tehdit edilmeden önce vermiştim. Şimdi verdiklerimde ise daha kırılgan, gözlerim dolu ve daha da sitemkarım.

Necati’yi ve eşini yıllardır tanıyorum, Tilman’la tanışmışlığım var. Canice öldürüldüler, çünkü toplumsal paranoyalarımız, asılsız efsaneler, iç ve dış olayların yanlış yorumlanması, bir bıçağın üç bedene saplanmasıyla sonuçlandı. Bu olay son değil, uzunca devam eden bir sorunun yeni bir dışavurumu.

Sitemliyim, çünkü devlet(im) ne onları ne de bizi korumak için bir şey yaptı. Onunla da kalmadı, tüm resmi kınamaların yüzeyselliğinin ve diplomatik nezaketlerinin ötesinde, sivil polis kameraları cenazeye katılan herkesi tek tek kaydetti. Ha yanlış anlamayın, bir sorun çıkarsa çözeriz diye değil. Tüm vatan hainlerini bir arada bulmuşken hepsini kayıtlara geçirelim diye.

O kadar korkutucu ki Türkiye’de farklı olmak; güvenliğinizin olmadığını bildiğiniz gibi, acınız ve siteminiz bile sizden alınıyor. Her çığlığınız ülke(mizin) yüzünü korumak için sessizleştiriliyor. Her yardım arayışınız, oyun bozanlık olarak algılanıyor.

Az bir insanlık kırıntısı ile, zorla da olsa ağızlarından bir cümlelik bir kınama çıkıyor, yani ıkın ıkın ıkın, sadece bir cümlecik. Ve her kınamayı aynı ‘ama’ takip ediyor. İşte katil olan da ve buradaki derin insansızlık da o ‘ama’nın aramızdaki gururlu varlığıdır.


NOT: Bu web sayfasındaki hiçbir yazı, yazarın izni olmadan kısmen veya tamamen kullanılamaz, çoğaltılamaz ve alıntı yapılamaz.

Hayret Ettiklerimize Dair

Nisan 17, 2007
Uzun zamandır ‘hayret bir şey!’ ve ‘bu kadarı da olmaz!’ ünlemlerinin kullanımını gözlemliyorum. ‘Hayretler içerisinde kalmak’, insanların beklediklerine, daha doğrusu olması gerektiğine inandıkları dünya düzenine ve dengesine aykırı olaylara veya eylemlere veridikleri tepkidir. Şaşırıp kalmak kişisel tercihlerin veya tutumların ötesinde hem aklı hem de duyguları içine çeken bir güçtedir. İfade ettiği bireyi birey yapan derin inanışlar, gerçek ve önemli sayılan değerlerdir. Bu yüzden hayret anı sadece olayın sıra veya beklenti dışılığını değil aynı zamanda hayret edenin kim olduğunu da yansıtmaktadır. Yani ‘bana hayretler içinde kaldığın şeyleri göster, ben sana kim ve nerede olduğunu göstereyim!’

Hıristiyan bir radyo kanalında yapılan bir röportajda, konuşmacı ‘her iki saniyede bir, bir çocuk açlıktan ölüyor ve bu kimsenin uçkurunda değil’ (buradaki başarısız ‘kimsenin uçkurunda değil’ çevirisinin aslı ‘nobody gives a shit’dir) diye ilan eder. Programdan sonra yüzlerce kişi radyoya konuşmacayı kınayan emailler, fakslar, mektuplar gönderir. Hepsinin ortak noktası, dini bütün Hıristiyanlarda ‘bok’ kelimesinin saygın bir adam tarafından çocukların da dinlediği ulusal bir programda kullanılmasının yarattığı ‘hayrettir’. Aynı konuşmacı kısa bire süre sonra verdiği başka bir röportajda hayret edilenin yanlışlığını vurgular ve açık açık küfretmeye devam eder, çünkü insanların hayreti her iki saniyede bir çocuğun boşu boşuna ölmesi değil de kullanılan küfürdür.

Birçoğumuz için İnsan Hakları ihlalleri, adaletsizlik, milyonlarca mülteci, hiçe indirilen yaşamlar hayret verici şeyler değildir. ‘Dünya hali böyle’ gibi yüzeysel cümlelerle bu tür haberler normal karşılanırken, bir hakemin aldığı karar, mankenin çok banal ve sıkıcı bir şekilde üstsüz çekilmiş resimleri veya boşanması, ışıkta durmayan veya yanlış yere park etmiş araba, geç kalan bir otobüs veya geç kalkan bir uçak için kullanılan ‘İnanamıyorum’, ‘Olmaz bu kadarı da’, ‘Bunca yıldır seyahat ederim hiç böyle bir şey görmedim!’, ‘Hayret bi şey ya!’ gibi duygusal yoğunluğu koyu olan cümlelerle insancıl kusurlar ve küçük konular vahim öneme sahip oluyorlar.

Vahimiyet dengesizliği tepkiyi vereni her ne kadar haklı ve üstün bir konum getiriyor gibi gözükse de tam tersine bireyin infinitezimal konumunu açığa vurmaktadır.

Çok azımız sığlığımızı, sıradanlığımızı, cahiliyetimizi, ben merkezliliğimizi, anlamsızlığımızı ve yaşadığımız evrenin küçüklüğünü kabul edebilecek kadar derin, sıradışı, bilgili, öteki merkezli, anlamlı ve evrenin büyüklüğünün farkında yaşamlar sürmektedir. Bu azlıkta tükenen, hayret edilen olayların dengesizliği, komikliği ve en önemlisi hayretin doğru kullanımıdır.

Hayret edebilmek bizi insan yapan önemli mekanizmalardan biridir. Biz hayretler içinde kalarak gördüğümüz olayların yanlışlığını sezip, onları değiştirmeye çalışmaya koyuluruz. Hayret dürtüsü sınırlıdır; sıradışı sıradanlaşır, duygusal enerjiler azalıp artarlar. Bu yüzden hayret kıymetlidir ve doğru harcanmalıdır. Üçüncü veya ikinci derecede (hatta hiçbir gerçek önemi olmayan) olaylara harcadığımız hayret potansiyelimiz asıl önemli olanlar için kullanmamız gerektiğinde çoktan hiçe inmiştir.

Yani, sağlıklı bir hayret diyetine ihtiyacımız var. Doğru yerde doğru şekilde doğru amaçlarla edilen hayret, hem bireysel sağlığımız ve anlayışımızda hem de küresel kırılganlığın içinde kaybolan insanın kurtarılabilmesinde önemli bir role sahiptir. Hayretlerimizin Kıymetini Bilelim!



NOT: Bu web sayfasındaki hiçbir yazı, yazarın izni olmadan kısmen veya tamamen kullanılamaz, çoğaltılamaz ve alıntı yapılamaz.

Bir tek dileğim var, Mutlu ol yeter!

Mart 24, 2007
İbrahim Tatlıses’in şimdiki halinden pek haz etmem. ‘İmparator’laştıkça o yanık saflığının büyüsü ve şarkılarının etkileyiciliği iki gösteri arasında bir yerlerde kaybolup gitti. Onun geçtiği bu sürece ek olarak ben de her ‘modern’ genç gibi arabesk müziği çok da ‘çağdaş’ ve ‘seviyeli’ bulmadığım bir yolculuktaydım.

Ancak bir süre önce sıradan bir İstanbul günü kendini Ferrari sanan bir Tofaş taksinin içinde hiç beklemediğim bir yüzleşme yaşadım. Radyoda bir anda Tatlıses’in sesinin gerçekten bir acı taşıdığı dönemlerde kayıt edilmiş ‘bir tek dileğim var, mutlu ol yeter’ şarkısı çalmaya başladı. Her nota beni uzunca bir süre herhangi bir müziğin etkilemediği derin bir duyguyla sarstı ve gözlerimi doldurdu.

Böyle bir yoğunluğu birkaç kere daha yaşamıştım. Sigur Ros adlı İzlandalı İndie/Ambiance Rock grubunun konserinde, hiçbir dile ait olmayan kelimelerden, daha doğrusu seslerden oluşan parçalarında kendimi kaybetmiş ve uzunca süre etkisinde kalmıştım. Sonra, Henryk Gorecki’nin 3’üncü Senfonisi'ni duyduğumda, kulaklıkların başka her sesi kaybettirmesi ile birlikte kendimi 20’inci yüzyılın yıkımları içinde bulmuştum.

Gözlerimin dolduğunu fark eden taksici başını sallayarak şarkıya katılmaya ve benimle o anı paylaşmaya başladı. Şarkının bitiminde çok derin bir yoğunluğu bir an için bile olsa paylaşan iki yabancının dostluğuyla birbirimize baktık. ‘Abi ben de çok severim İbrahim’i!’ dedi. İbrahim’i sevmek ve onunla duygulanmak normaldi onun için. Yaşım ilerlemesine rağmen hala çocuksu kalan yüzüm taksici için alışıldık yollardan ve manevralardan gideceği yere ulaştırılan sıradan ve tanıdık bir müşteri yüzü idi.

Aramızdaki mesafenin, yaşadığımız evrenlerin farklılığı o anda kaybolmuş ve bizi başbaşa bırakmıştı. Bir anda onlarca ülke gezmiş, farklı dillerde okumuş ve kendisini evde hissettiren kelimeleri hepsinden ödünç almış ve o kelimelerle aşık olmuş, ağlamış, onlarca farklı konuyu okumuş, öğrenmiş, yazmış, elinde avcunda ‘ait’ veya ‘evde’ olmaya dair her ne varsa ya harcamış, ya bilerek arkada bırakmış ya da kaybetmiş, o an bulunduğu coğrafyayı ‘yurt’un sonuna eklenen ‘içi’ veya ‘dışı’ gibi kesin kelimelerle adlandıramamış, farklı bir dini yolu takip etmeyi seçmiş, post-foundationalist kritik gerçekçi lenslerle dünyayı yorumlamayla akıl sağlığını koruyabilmiş, Asya’da geçirdiği yıllarda damak tadı ve özlediği yemekler tamamen oryantalleşmiş beni ben yapan yolculuğum hiç yaşanmamış gibi, adını bile bilmediğim bir taksi şoförü ile beni bütünleştirmişti.

O an gerçekten eski arabesk şarkıları sevdiğimi açıkça kabul etmekten korkacak bir şeyim yoktu. Kimliğimin tecilli ‘modern’liği böyle bir kabulle sarsılmayacağı gibi, hatta çağdaşlarımın arasında erdem olan eklektiklik ile benim kozmopolitan çerçeve içerisinde bonus puanlarımı arttıracaktı.

Şoföre döndüm ve ‘Ben de’ dedim gülümseyerek. Yeni bulunmuş özgürlüğümle, ‘Sen bilir misin bir kulunu çok sevdim şarkısını?’ diye sordum. Yüzünde ‘abi bilmek ne demek’ gibi bir ifade belirdi ve şarkının nakaratını söylemeye başladı. Ben de ‘kalbimi ona verdim artık geri vermiyor’ mısrası ile katıldım. Sonra güldük, sessizleştik. Sıradan bir şekilde yol bitti. Sıradan mekanik hareketlerle taksimetreye bakarken cüzdanımı çıkardım, para üstü bekledim ve aldım. ‘Allah bereketlesin!’ dedim derinden ve içten bir temenni ile, ‘Sağol abi, seni de’ diye cevap verdi. Ve ben sıradışı bir anı sıradan bir şekilde kalabalığa karışarak arkamda bıraktım.


NOT: Bu web sayfasındaki hiçbir yazı, yazarın izni olmadan kısmen veya tamamen kullanılamaz, çoğaltılamaz ve alıntı yapılamaz.

Aramızda Mısır Kalsın!

Mart 20, 2007
Yeğenlerimden biri konuşmaya ilk başladığı dönemlerde "sır" diyemez sürekli "mısır" derdi. Annesinin veya başka birinin duymasını istemediği bir talebini veya haylazlığını "aramızda mısır kalsın" diyerek mühürlemeye ve saklamaya çalışırdı.

Elimde nargilem, Kahire’nin ünlü El Fishawy kafesinde akşam kalabalığının arasında oturuyorum. Kulağımda duyduklarım, zihnimde gördüklerim yankılanıyor. Milyonlarca turist akın ettikleri egzotik güzelliğin altından akan acıyı ne görüyorlar, ne görmeleri isteniyor. Onları aldıkları papirüsler, piramitlerin yanında deve üstünde çektirdikleri resimler ve müzede gördükleri ölü megaloman bir firavunun kendisi ile toprağa gömdürdüğü altınlar ilgilendiriyor. Nil üzerinde sessiz bir yelkenlide süzülmek, yağlı ve pek de temiz olmayan bir yemek, biraz oryantal fantezilerin yabancılar için canlandırıldığı dans ve müzikler, Mısır demek onlar için.

Adam kulağıma eğiliyor, sırf başka bir dine geçtiği için çektiği acıları, ürkek ve korkak sesi ile nasıl nezarette tecavüz edildiğini, işkence gördüğünü anlatıyor. Bir başkası ise nasıl kızgın bir ütü ile ütülendiğini gözleri dolarak anlatmaya çalışıyor. Bir internet sayfasında Al Azhar’ı ve hükümeti eleştirdi diye bir genç hapse atılıyor.

Yıllardır bahsi geçer, şehirde çöpler içinde olan bir bölüm var diye. Bu bölüm Koptiklerden oluşur ve asıl geçimleri şehrin ürettiği çöplerdir. Üç dört katlı binaların önleri, avluları, çatıları, aralarındaki sokaklar çuval çuval çöp dolu. Kocaman bir kasaba, çöple kaplı. Gitmek istemedim oraya, ne de oraya gidenlere ve oranın resmini çekenlere iyi gözle baktım şimdiye kadar. Başkasının acısını turistik bir tecrübeye döndürmenin ciddi etik sorunları olduğuna inananlardanım. Ama taksi şoförüm bir anda bir saatlik boşluğu değerlendirmek için güzel bir kilise görme fikrini dile getiriyor, ben de kabul ediyorum, o kilisenin hangi kilise olduğunu fark etmeden.

Aynı çöp şehirde dağın oyuğunda ve büyükçe bir mağarada kurulmuş binlerce kişilik iki kocaman kilise var. Taksi bir anda iğrenç kokan, çöplerle dolu bir sokağa dalıyor ve o an kendimi fikrinden bile kaçtığım yerde buluyorum. Dar sokaklarda koşan çocuklar, kahvehaneler, aileler ve çöp. Her yer çöp yığını. Koku boğazımı yakıyor. Elimi fotoğraf makineme atıyorum, ama resim çekemiyorum.

Kiliseye varıyoruz. Bir banka oturuyorum, gördüklerimi algılayamıyorum. Uzun uzun boşluğa bakıyorum ve hıçkıra hıçkıra ağlayarak dua ediyorum; Ey Göklerdeki Babamız, Kutsal Olsun Senin Adın... Tekrar tekrar tekrarlıyorum duayı. Midem bulanıyor ve otelime geri dönüyorum. Akşam ne yemek yiyebiliyorum, ne de odamın ürkütücü otelliğinde ve yalnızlığında kalabiliyorum. Kalabalığa kaçıyorum.

Elimde nargilem, birkaç saat sonra uzaklara gideceğimi bilmenin o anı gerçekdışı kılan gücü, duyduğum onlarca yıkılmış yaşam, açlık, yok oluş... Yanımdaki Amerikalı kadın bağıra bağıra aldığı şalın güzelliğini ve ucuzluğunu anlatıyor arkadaşlarına. Benim gözlerim doluyor. Kadına dönüp etrafında duran derin acıyı haykırmak istiyorum. Ama ben kalkıp gitmeyi yeğliyorum. Konuşmamayı seçiyorum. Susuyorum çünkü her anlatılanı sokak içinde ulu orta anlatamam, bu sadece acı çeken insanların başını derde sokmaya yarar. Susuyorum çünkü dil, kelimeler, mecazlar hislerime yetersiz kalıyor. Susuyorum çünkü tüm nefretimin zararsız tombul bir kadında beden alması doğru olmaz.

Uçağa her binişimde ürkerim. Uçma korkusu yüzünden değil, tam tersine uçmama isteğimden, hep bir yerde birilerini bırakıp gittiğimden ve her merhabayı takip eden güle gülenin günün sonunda en çok kullandığım kelime olduğundan, Milan Kundera'nın dediği gibi, asıl savaşımın kendi anılarımla unutmamaya karşı verdiğim mücadele olduğundan ve bir anlık bile olsa acılarını paylaştığım insanlardan lüks içinde ayrılacağımdan...

"Unutma!" diye emirler veriyorum kendime, "Aramızda Mısır Kalsın!"


NOT: Bu web sayfasındaki hiçbir yazı, yazarın izni olmadan kısmen veya tamamen kullanılamaz, çoğaltılamaz ve alıntı yapılamaz.